Bir kısa hikaye: Hasta

Aylardan haftalardan hatta mevsimlerden bir gün olabilirdi, alt tarafı bir gün işte...Zamansız bir gün...Takvimlerde yoktu böyle bir gün...Koltuğunun altında gözden kaybolmuş bir sayfayı arıyor bir yandan da burnuna kaçan toz kitlelerini burnunu komik denebilecek şekillere getirerek uzaklaştırmaya çalışıyordu.Neden sonra koltuğu hareket ettirmeyi akıl edebilmiş, olduğu yerden kaldırdığı bu kaçak kağıdın havaya bir iyiliksevermişçesine dağıttığı zerreler burnunu gıdıklamış, kimisi de hemencecik koyu renkli bluzuna yapışmıştı.O bunların farkında değildi ancak bu kadar cebelleştiği kağıdı çöp kovasına yollamıştı bile.Bu kağıdın üzerindeki vefalı zerreler onu bir nevi teselli ediyor gibiydi.Kağıdın bu durumdan müteessir olduğunu kim söylemişti.Ya o havadaki zerreler ne olmuştu.Zerreydi işte ne önemi var.
Zaman insanlara verilmiş birer banka hesabının adı olmalı.Herkes onu harcıyor karşılığında para alıyordu.Bu savı yalanladı masadaki diğer kişi.İnsanlar enerji harcayıp buna karşılık kazanıyorlardı.Peki enerjiyi nasıl alıyorlar, dedi.İnsan uyumak dinlenmek için belli bir zaman harcıyor sonrasında enerji kazanıyordu.Ateşi beslemezsen mutlaka sönecektir.Öyleseyse yaşamımızın sürekliliği için zaman gerekli olsa da bir giriş enerjisine ihtiyacımız olmalı.Bunları kağıt düşünmedi, kalem yazmadı, zerrelerin umrunda değildi.Ortada sadece kitaplar vardı.Kitaplar konuşamazlar öyleyse insan olmalı.Hayır o da yoktu.Öyleyse kim bu geveze...Neden ortada yoktu,bunu düşünecek kimse hiç yoktu.
Kapı açıldı toz zerreleri valse kalkmış gibi bir müzikle dans etmeye başlayıp sonra bestenin son bulmasıyla yerlerine oturdular.Görevleri bitmişti şimdilik, bir zerre eski yerine dönmeyi ister miydi yoksa bir insanın burnunu gıdıklamak, bu koskoca sistemi bir şekilde etkilemek onu mutlu eder miydi, bilemezsin dedi.Sen ne bir zerresin ne de bir zaman.Ya insan, insan mısın artık.Masa alevli bir konuşmaya doğru sürükleniyordu herkes bestenin son bulmayacağını sanıyor ama her defasında bitiyordu.Bitiyor muydu?

*****

Bir an gözü raflara takıldı.Bir kitabın sayfaları damlıyor muydu yoksa hayal mi görüyordu?Filmlerdeki gibi gözlerini ovuşturup sonra açarak bakmadı.Tekrar düşünmedi zaten.Yağmur başladı, asma yapraklarından belli belirsiz damlayan suların sesinden anlamıştı.O artık gürül gürül yağan yağmuru duyamayacak kadar sağır olmuştu.Ona küçük damlalar yetiyordu,o mutluydu öyle.Mutlu muydu?
Hatıralarda bir resim çaktı, gülümsedi.Bu küçük sahil şehrinde yağmur hızlanmış, işlek caddede bir binanın kenarında ıslanmamak için bekliyordu ki kayıp şehrin filozof delisi ona doğru yaklaşıp yağmurdan kaçındığı için söylenmişti.O hep korkmuştu yağmurda ıslanmaktan.Bir kere ıslanmıştı ve kalbine yağmur damlaları sızmıştı.O günden sonra ıslanmayı sevmiyordu çünkü ıslandıkça seller oluyor, insanları sürükleyip atıyordu en uzaklara...O unutmayı seçmemişti, onların kalbinde bir evi yoktu ve böylece kayboldular.Çığlıklarını bir dev bir deftere yazıyor, sonra yırtıp yırtıp yutuyordu.O dev zaman oluyor ölüyor, o defterin ciltlerinden bir dev daha doğuyordu.Kalbindeki bu küçücük sahilde deli filozoflar vardı, aklından sürgün edilmişlerdi...
*****
         Devamı Gelecek

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

HAYAT GİBİ OYUN: SATRANÇ

SATRANÇ ROBOTU :THE TÜRK

Bir Kısa Hikaye: Part:2