HAYAT GİBİ OYUN: SATRANÇ
1779 yılında yazdığı bir makalede hayat bir çeşit satranç gibidir der Benjamin Franklin. Peki siz bu fikre katılıyor musunuz?
Ben bu fikre katılıyor gibiyim.Süresi belli olmayan bir oyun. Ne zaman biteceğini bilemezsiniz. Bazen bir şeyleri elde etmek için başka bir şeyi feda etmek zorunda kalırsınız. Her zaman ilerleyemezsiniz, bazen geri adım atmak gerekir. Ama her adımınızda düşünmelisiniz. Seçimlerinizi akıllıca yapmalısınız. Stratejik hareket etmelisiniz. Hedefinize ulaşmanın tek bir yolu yoktur. Farklı şeyler deneyebilirsiniz. Yılmadan, usanmadan, sıkılmadan tekrar tekrar denemelisiniz. Çünkü hayattaki gibi olasılıklar sonsuzdur. Her taşın kendine göre bir konumu ve önemi vardır. Tıpkı hiç bir insanın önemsiz olmaması gibi, hiç bir satranç taşı da önemsiz değildir. Bir piyonun bile vezir olma potansiyeli vardır. Katılmadığı noktayı ise yazının sonlarına doğru söyleyeceğim. Şimdi ise oyunun tarihçesine bakalım.
Yaklaşık 1500 yıl gibi bir süre önce oynanmaya başlandığı söyleniyor oyunun. O zamanlar Hindistan'ın başında savaşı çok seviyormuş. Halkta artık dayanamayacağı bir noktaya geldiklerinde barışı çok seven bir alimden yardım almak istemişler. Alim düşünmüş taşınmış sonunda en cahil ve zalim birinin bile hoşuna gidecek şahane bir çözüm buluyor. Bir oyun!
Oyun ile beraber kralın huzuruna çıkmış “Kralım, siz savaşmayı çok seviyorsunuz. Ben de size dilediğiniz gibi savaşabileceğiniz bir oyun getirdim. Bu ufak taşlar askerleriniz, “piyon”larınız. İki tane “at”lı, iki tane de “fil”li birliğiniz var. İki tane de “kale”niz… Siz tabiki “şah”sınız ve yanınızda da yardımcınız “vezir”iniz var. Artık dilediğiniz kadar savaşabilirsiniz.”
Kral “Chaturanga” adlı bu oyunu pek sevmiş. Alime “dile benden ne dilersen” demiş. Alimin krala verdiği cevapta zeka işi olacak ki şöyle demiş “fazla bir şey istemem. Bu oyunun ilk karesi için bir, ikinci karesi için iki tane buğday istiyorum. Her karede bir öncekinin iki misli buğday verseniz yeter…”
Zalim kral kendisi gibi yüce ve kudretli birinden bu kadarcık bir şey istenmesine çok sinirlenmiş ve “hesaplayın, hak ettiğinden bir tane bile fazla vermeyin” demiş. Ve hesaplamışlar. 15. karede verilmesi gereken buğdayları tartınca 1,5 kilogram olduğunu görmüşler. 25. karede 1,5 ton ve 31. karede 92 ton hesaplamışlar. 49. kareye geldiklerinde 24 milyon ton buğday vermeleri gerektiği ortaya çıkmış ki bu rakam Türkiye’nin yıllık üretiminden fazla. Sonuçta o günden beri, 1500 yıldır sadece Türkiye’nin, Hindistan’ın değil tüm dünyanın buğdaylarını alime vermeye devam etseler bu borcu yine de ödeyemeyecekleri ortada. Çünkü 64. kareye gelindiğinde istenen buğday adedi 1+2+2^2+2^3+…+2^64 = 264 – 1 = 18 446 744 073 709 551 615 yani on sekiz kentilyon dört yüz kırk altı katrilyon yedi yüz kırk dört trilyon yetmiş üç milyar yedi yüz dokuz milyon beş yüz elli bir bin altı yüz on beş.
Bazen bu alimin getirdiği oyunu mu yoksa bu cevabını mı daha çok seviyorum bilemiyorum. Sonuçta hem oyun hem de cevap büyük bir zeka ürünü.
Şimdi neden katılmadığımı anlatacağım. Hayatı bir satranç olarak, bir savaş olarak görmüyorum. Barış olarak görüyorum. Tek amacımız kazanmak olmamalı. Bizim kazanabilmemiz için başka birileri kaybetmek zorunda kalmamalı. Bakmayın siz buraya, hayat satranç tahtasındaki gibi sadece siyah ve beyazdan ibaret değil. Grinin yüzlerce tonu var. Ama sonuçta yine de bir oyun. Dünya hayatı oyundan başka bir şey değil. Satrançtan çok daha karmaşık bir oyun.
Ölümle oynanan bir oyun.
Şah Mat!
Kaynak: Barış Özcan
Kaynak: Barış Özcan

Yorumlar
Yorum Gönder